Benim Aşk (Aşk Terapisi 4.bölüm)

Benim Aşk (Aşk Terapisi 4.bölüm)

18 Aralık 2018 0 Yazar: rumeysa sariarslan

Benim Aşk…

( Aşk Terpisi 1.Bölüm için tıklayınız. Hikayeye başından başlamak için ) Tekrar 3.Bölüm için tıklayınız.

Sonraki hafta Berkay’la ilk seanslarını gerçekleştirdiler. Ben merak ediyordum ama ilk seans bu, bir değişiklik beklentim yok. Eşim eve geldiğinde,

“Nasıl geçti?” dedim.

“İyi,” dedi.

“Nasıl biri sence, nasıl buldun?” dedim.

“Reyhan Hoca gibi,” dedi.

Daha önce Reyhan Hoca’yla, benimle ilgili bir görüşmeleri olmuştu. O zaman Reyhan Hoca hakkında, “Her şeyi kendi bildiğini sanıyor!” demişti. Bu ikisini toplayınca herhâlde Yücel Hoca’nın karşısında da kendini yetersiz hissetti, diye düşündüm. Nitekim sonraki hafta, benim üçüncü, Berkay’ın ikinci seansından çıktığımızda çok düşünceliydi ve bana durup dururken,

“Kaç yaşındaymış?” dedi.

Ben de, “2008 mezunuymuş, demek ki bizimle yaşıt, okulu uzattıysa bir iki yaş büyük olabilir,” dedim.

“Yok canım koskoca psikolog okulu neden uzatsın.” Dedi.

“Neden psikologlar insan değil mi?” Dedim.

Şaşkın bir hâlde, “Allah Allah yaşı da bizimle aynı ama bu kadar çok şeyi nereden öğrenmiş?” dedi.

Bilmiyorum, acaba bu kadar çok şeyi nereden öğrenmiş!

Benim üçüncü, Berkay’ın ikinci seansı olan arka arkaya bireysel seansa girdiğimiz bu hafta ilk benim seansım olduğu ve eşimin işleri uzadığı için önden ben gittim. Bekleme salonunun geniş kapısının ağzındaki koltuğa oturdum. Ecelimin gelip beni bulmasını ister gibi, dolu taşkın yüreğimle. Bekleme salonunda benden başka kimse yoktu. 

Biraz sonra Yücel Hoca başı dik, gözleri karşıda, vücudu bir yay gibi gergin, kontrollü ama yavaş adımlarla salona girdi. Sağa sola bakmadan odanın ortasına kadar, üç dört adım attı, birine “ben geldim” demek ister gibi. Üstüme alındım. O odaya girer girmez, kafamı kaldırıp kim olduğuna baktım. O olduğunu görünce gözümü kırpmadan adımlarını takip ettim, bana dönmesini bekledim. Döndüğünde gözlerimi üzerinde görsün istiyordum. Ona iltifatta bulunmak benim için ritüeldi. Odanın ortasına geldiğinde vücudunu kusursuzca yönetmek isteyen bir asker gibi bana döndü. Beni görünce, odada birisinin olduğunu yeni fark etmiş gibi, “A, hoş geldiniz,” dedi. Elimi sıktı, “Birazdan alacağım sizi,” deyip yok oldu.

Onun bu heyecanlı hâlleri o kadar hoşuma gidiyordu ve bana o kadar iyi geliyordu ki. Sanki bunu hayat boyu yapsa sıkılmazmışım gibi, çok naif. Bu, acemilik, yetersizlik, aptallık ya da kendini beğendirme çabası değildi. Bu doğal hâliydi. Muhtemelen yaptıklarını sonradan düşündüğünde farkına varıyordur. Ama içinden öyle geldiğini ikimiz de biliyorduk.

Ve benim de içimden öyle geliyordu. 

Ama ben yine de tüm bunları benim uyduruyor olma ihtimalimi göz önünde bulundurmayı ihmal etmemeliyim. Belki de sadece ben ona âşık oldum. O sadece işini yapıyordu. Böyle olmasa bile karşınızdaki insanın bunu deyip işin içinden sıyrılma ihtimali her zaman vardır. Sen beni yanlış anlamışsın der, somut bir şey sunmanı bekler. Ve sen sunamazsın. Zaten o an karşındakinin niyeti hikâyeye nokta koymaktır. Seninki ise, yanlış kişinin doğru kişi olmasını dilediğini fark etmektir.

“Buyurun, hazırsanız geçelim.”

Yine önümde yürüyor. Ayaklarını yere sağlam basıyor, içimden, “Çok iyi biliyor nereye bastığını,” diyorum Koridoru geçiyoruz.

“Nasılsınız?” diyor.

Oh, diyorum içimden. Neşeli. Bu seans çiçekler sunacak bana. Ruhumu iyi doyurmalıyım bu hafta çünkü sonraki üç hafta görüşemeyeceğiz.

“İyiyim teşekkür ederim, siz?”

“Ben de iyiyim,” diyor ve başlıyor anlatmaya.

Eşimle görüşmüş ve bunları benimle paylaşmakta bir sakınca görmüyormuş. Eşimle ilgili bildiğim şeyleri anlatıyor bana. Eşimin seansla ilgili bana neler anlattığına dair malumat alıyor. Kısacası benim anladığım; saçmalamadığımı, kendini bilmezin teki olmadığımı düşünüyor. Anlattıklarımla, kocamın anlattıkları tutuyor birbirini, ikimizin psikolojisini onun gözleri önüne net şekilde seriyor.

“Peki, bu boşanma konusunda kesin kararlı mısınız?”

Evet, manasında kafa salladım.

“Eşiniz seansların sonunda herhangi bir ilerleme kaydetse de fikriniz değişmez mi?”

Hayır, manasında kafa salladım.

“Peki, neden boşanmak istiyorsunuz?”

“Onunla evli olmama rağmen başka birine âşık olabiliyorsam ve bu uzun sürebiliyorsa, ben bu boşluğa ilerde de düşeceğim demektir. İlerde onu aldatmamak, onu ve kendimi korumak, beklentilerimi karşılayacak başka birini bulmak için boşanmak istiyorum.”

“Peki nasıl birini istiyorsunuz?”

Muhabbet buraya geldi ama profesyonellikten taviz verildi sanılmasın, kimse o yumuşamaya geçiş yapmıyor. Soruları çok da ciddiye alamıyorum, kalbim arada aklıma kan pompalamayı unutuyor. Asla yeterince kapsayan cevaplar veremiyorum. Âşık olduğumda terapileri sonlandırmalıydım biliyorum. Objektif olmuyor bu seanslar.

“Gözleri güzel olsun, yakışıklı olsun, ne bileyim bana uygun olsun, aldatmasın, bütün diğer fonksiyonları olsun işte.”

Kuzum ben ne saçmalıyorum. İçimdeki geveze, sesini duyurmaya çalışıyor: “Kemik gözlükleri olsun, bıyığı olsun.” Onu hemen bastırıyorum ama aklıma, zeki olsun, duygusal olsun, hayatı bilsin, iletişim kurabilelim, modern olsun, eğlenceli olsun, ulvi tarafı olsun demek gelmiyor. Aklım başımdan uçmuş.

Muhabbet buradan “bütün erkekler aldatmaz” meselesine geliyor. Diyorum ki:

“Yani evet bütün erkekler aldatmaz. Ama Allah benim için hem bütün bu özellikleri taşıyan hem de aldatmayan birini verir mi, bilmiyorum.”

O cümlesine başlarken sözünü kesiyorum.

“Yani aslında biliyorum, vereceğine de hep inandım, hâlâ da inanıyorum. Neden öyle söyledim bilmiyorum.”

“Öyle söyleyince daha güzel oluyor,” diyor, gözlerini havaya kaldırıp şirin bir ifade takınıyor. Dikkatli bakamıyorum ama gülüyoruz. Gülmelerimizin çoğu göz göze değil. Bunlar flört gülmeleri değil. Muhabbet gülmeleri.

“Yani Allah kadını erkeğin kaburgasından yarattığına göre, e beni de yarattığına göre, benim erkek versiyonumu da yaratmıştır,” diyorum ve Yücel Hocam o an dünyadaki diğer her şeyle ilgilenmeyi bırakıp, derinleşen gözleriyle, pürdikkat bana bakıyor.

Seans boyunca çok güzel tespitlerde bulunuyor benimle ilgili. Hiç abartmıyorum, övgü yağdırmıyorum üzerine. Sanki bunları bugüne kadar herkesten duymuşum gibi yapıyorum. Bunlar çok sıradan, bunları geç diyorum. Hâlbuki birini bile Reyhan Hoca’dan dahi duymamışım.

“İyilikten besleniyor, ilham alıyor olabilirsin,” diyor.

“Tolstoy da iyilikten besleniyordu,” diyorum.

Oklar beni göstermesin de Tolstoy’u göstersin, aman. Karşımdaki de sarı çizmeli Mehmet Ağa. Hiç anlamıyor ne yapmaya çalıştığımı. Bir sonraki adımımı hiç görmüyor sanki. Acaba gerçekten görüyor mu?

Eşimle ilgili konuşuyoruz. Eşimle hiçbir konuyu etraflıca konuşamamaktan, hep konunun başka yerlere sürüklenmesinden bahsettiriyor bana. Şikâyet etme fırsatım olmadan, ondan duyuyorum, eşimin “sis bombası” etkisi yaratma özelliği olduğunu. Bu tabirin artık patentini almayı düşünüyorum diyor Yücel Hoca. Politikacı özelliğidir, diyor. Bunu yapan insanlar kendilerini bilirler, meselenin nereye doğru gittiğini gördükleri için, hop bir sis bombası atarlar, ortalık karışır, onlar da kısa vadede bu durumdan kurtulurlar, diyor. Ama uzun vadede sorunlar çözülemediği için ve hep geçiştirildiği için çözüm getirmeyecektir.

Demek ki seansta da sis bombası atmış birileri, diyorum içimden.

Ev işlerini bölüşmeyi konuştuk, eşim bu konudaki yaklaşımından ona da bahsetmiş. “Ev işleri ona aittir, ben sadece yardım ederim.”

“Bu konuyu daha önce konuştunuz mu?” dedi Yücel Hoca.

“Evet,” dedim, “Bunun yüzünden kavga bile ettik. Ben kahvaltıyı hazırlarken sen yatak odasını toparlarsın dedim diye. Nasıl böyle bir şeyi şimdiden konu edermişim, zamanı gelince bir iş yapılacaksa herkes üzerine düşeni yaparmış. Toplamam derse onunla evlenmeyecek miymişim, şimdiden bunu gündeme getirmek de ne demek oluyormuş. Ben de hemen…”

“Atlamışsınız,” dedi ve güldü.

Buna mukabil ben de güldüm.

“Balıklama atlarım, bayılırım,” dedim. İçimden de, “Bu seni güldürecekse bende daha böyle ne hikâyeler var!” diye iç geçiriyordum.

Berkay hakkında düşüncelerimi sordu, eleştiri yapmaktan kaçındım. Başkalarının hareketlerinden ve düşündürdükleri üzerinden yargıya varmak, yorum yapmak bana her zaman yapmamaktan daha fazla zarar verdi. Açıkladım.

“Peki, ben sizden bu seansta yapmanızı isteyeceğim,” dedi.

Hemen güldüm, vücut dilimin desteğini alarak,

“Eleştiri yapmamı mı istiyorsunuz, hemen yaparım, çok severim,” dedim.

Coşkuma senkronize bir gülüşle eşlik etti. Onu böyle keyifli görünce sanki dünyayı değiştirebilirmişim gibi hissettim.

Seans boyunca gülücüklerini cüretkârca lanse etmeye devam etti, oldukça rahat. Onu böyle görmeyi o kadar özlemişim ki. Yani doğduğum günden beri. Bayram sabahı sevincine büründüm. Konuşurken yüzünü inceledim. Gözünün etrafındaki mimiklerine dokunuyor gözlerim. Çok güzeller. Sonra yeise kapıldım. Gözlerim ayakkabılarına kaydı, o konuşmaya devam etti.

Düşünüyorum, şimdi buradayım ama yarım saat sonra burada olmayacağım. Hemen ardından bu anın kıymetini hatırladım, kafamı kaldırdım yerden. Gözlerim gözlerine değdi, önce bir duvar var gözlerinde. Hatta o duvar da yetmemiş, gözlük edinmiş kendine. Ama ben tüm engelleri aşıyorum. Her defasında çarpıyorum o engellere ve kılıcımı çekip korkutuyorum onları. Sonra ulaşıyorum güzelliğine.

“Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diyor boşanma konuşunda. “Berkay Bey’le konuşmayı düşünüyor musunuz?”

Gerildim.

“Bugüne kadar evliliğime verdiğim zamanın dolmasını bekliyordum, acele etmeme gerek yoktu, işime geliyordu.”

Yüzümü kapatıyorum, sağa sola bakıp oflayıp pufladım.

“Nasıl konuşmak lazım, nasıl olacak hiç bilmiyorum.”

“İşte ben de sizden tam da bunu isteyecektim. Konuşmamanızı,” dedi. “Bana bırakın.”

“Peki,” dedim. Hiç soru sormadan bu teklifini kabul ettim.

“Burada seanslar ilerledikçe Berkay Bey de siz de ilişkinizin farkına varacaksınız, ilerisini görebilir hâle geleceksiniz.”

Ne demek istediğini düşünmeden, istediğim şeyi düşündüğünü duymak için soruyorum.

“Yani diyorsunuz ki, illa biz sizi barıştıracağız, illa bu evliliği kurtaracağız?”

“Sizi barıştıracağız ama aynı evde yaşar mısınız, onu bilemiyorum,” dedi.

Bu ihtimal bana o kadar uzak göründü ki.

Seansı güzel kapattık, kararlı adımlarını takip ettim. Salona kadar arkasından yürüdüm. Berkay gelmiş, “Hoş geldiniz,” deyip elini sıktı. Ben de hemen manik hâlimi kontrol edememekten midir, Berkay’ın varlığını hatırıma getirmek için midir, hoşluk yapacağımı sanmaktan mıdır, tamamen şuursuzca elimi uzattım, Yücel Hoca gibi, “Berkay Bey hoş geldiniz,” dedim, bir de bu hareketimin ortalığı şenlendireceğini sanarak. Berkay ne düşündü bilmiyorum ama reverans yapıp elimi öptü. Ne diyebilirim ki, kendim kaşındım. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü, Yücel Hoca’nın geriye doğru irkildiğini hissettim. Aynı anda panikle elimi çektim. Arkama dönüp bakamadan Yücel Hoca gitmişti.

Allah’ım ne kadar aptalım. Ben böyle bir gafı nasıl yaptım. Bir kere daha kendimden haberimin olmadığını ve ilişkilerde ne zaman, nerede durmam gerektiğini beceremediğimi anlıyorum. Bir tesellim, Yücel Hocamın, eğer bana karşı bir şeyler hissediyorsa, kendini bu gibi densizliklerimden koruyabilecek donanıma sahip olmasıdır. Şimdi Berkay’la bir seans daha yapacaklar ve sonra bizi her seferinde birlikte seansa alacak. Bizi konuşturacak, arkadan sufle verecek. Aynı potlara karşı hazırlıklı ve tetikte olmalıyım. Berkay’a da daha ciddi olmamız gerektiğini söylemeliyim. Sonuçta o bilmese de ben buraya boşanmaya geliyorum ve boşanmak istediğim eşimle muhabbet ediyorum. Oysa sadece gerektiği kadar iletişim kurmalıyım.

Bu sırada ablam aradı. Teziyle ilgili, bilgisayarda problem yaşamış, Berkay’a bir şey soracakmış. Telefonu Berkay’a götürdüm.

“Efendim abla?” dedi.

Aynı anda odaya bir güneş ışığı süzüldü, Yücel Hocam, Berkay’ı almaya gelmiş.

“Ben içeride bekliyorum,” dedi, Berkay’ın telefonda olduğunu görünce.

Peşinden bir iki adım seğirtip,

“Ben de sizinle beklesem?” dedim.

Gülüşüme gülüşüyle karşılık verdi. İçime su serpti. O yürüyüp giderken, arkasından elimi kalbime koydum, sakin ol.

Sonra Berkay girdi seansa. Ben oturuyorum salonda. Seanslarının bitmesini bekliyordum. Ayla Hoca girdi içeri. Çıtı pıtı bir çocuk psikoloğu.

“Kendime kahve yapacağım, siz de içer misiniz?” dedi.

“Zahmet olmayacaksa içerim,” dedim.

Kalkıp yanına gidip biraz ilgilendim. Bana ofisteki kahve deneyimlerinden bahsetti, onu bırakıp salona geri döndüm. Kahveleri yapıp geldiğinde başladı anlatmaya: Çocuk terapisti olduğunu, çocuklarla çalışmayı çok sevdiğini, seanslardan sonra gelişmeleri gözlemlediğinde ne kadar mutlu olduğunu, aslında Taksim’deki şubede çalıştığını, akşam seanslarına buraya geldiğini, gelirken çok fazla trafik çilesi çektiğini, işini çok sevdiğini…

Ben de ilgili gözüktüm. Aslında ilgiliyim de. Kafamı dağıtmak için, beklemeyi hızlandırmak için fırsat ayağıma geldi diye düşündüm. Formasyonuna dair, ebeveynlerle çocukları arasında oluşabilecek sorunlar hakkında sorular sordum, bari bir şeyler öğreneyim. Muhabbet muhabbeti açtı. Aradaki sözel iletişim güçlü. Ama bir tuhaflık var. Bu sefer manik olan ben değilim. Ben bir söylüyorsam Ayla Hoca beş söylüyor, ukalalıktan, çokbilmişlikten, kibirden değil. Kaptırıyor kendini muhabbete, arkadaşça. Benim için sakıncası yok, ama onun hayatında bir gariplik var. Otokontrolünü kaydırdığını anlıyorum, bir iletişimcinin, iş yerinde bir danışanla, mesafesini ölçmeden konuşması, beni bu düşünceye itiyor.

Yarım saatlik muhabbetin ardından, koordinatör Belgin Hanım balkondan sesleniyor,

“Ayla Hoca dükkân kapanıyor, haberiniz olsun.”

Hemen kalkıyor.

“Affedersiniz, siz de balkona gelir misiniz?”

Mesele kahve falıymış. Ayla Hoca’nın fincanını alıp balkona geçtik. Belgin Hanım Ayla Hoca’nın falına baktı.

“Hım, biriyle tanışacaksınız içinde M harfi var. Ama o beklediğiniz kişi değil. Bu beklediğiniz kişi gelecek ama yakındır.”

Ayla Hoca, “Gelsin ama artık,” diyor. Mızmızlanıyor. Aşkı özleyen kadınlar gibi. O da benden. O da beklemede. İçim cız etti, benim sevgilimi tanıyor olması aklıma geldi.

Belgin Hanım, ben, Ayla Hoca üç kadınız, ortamda biri daha var, erkek bir hoca. Hiç muhabbet etmedik, birbirimizin yüzüne bakmadık, nezaket icabı tanışmadık bile. Biraz zor açılan birine benziyor, bana da çok silik geliyor varlığı. Koordinatör bana döndü.

“Seansları bitse bile hocalarımız, enstitüden bir türlü ayrılamıyorlar böyle,” dedi. Ayla Hoca’yla erkek hocayı kastederek.

Bense içimden başka bir şey geçirdim. “Bu kadın Yücel Hoca’mı bekliyor olabilir?” Hemen paniklemiyorum yine de. Yarım saatin Ayla Hoca’sı “bu kadın” oluveriyor gözümde. Ötesinde bir his uyandırmıyor.

Biraz sonra Berkay önde Yücel Hoca arkasında koridorda göründüler. Ama benim hep önümde yürürdü! Berkay’ın kafası yüzünden Yücel Hoca’mı göremiyorum. O da pek görünmek istemiyor gibi. Balkona kadar gelmeyeceklerini anlayınca ben ayağa kalkıp girişe doğru yürüdüm, onu daha yakından bir kere daha görebilmek için.

Bu sırada o Berkay’la el sıkıştı ve koridorda geldiği yöne doğru geri yürüyerek gittikçe benden uzaklaştı. Önce Berkay’la beni yan yana görmek istemiyor diye düşündüm. Nitekim çıktığı odanın kapısına gidince dönüyor bana bakıyor, kararsız, tekrar dönüyor, tekrar bakıyor, oyalanıyor ve nihayet odaya giriyor. Beni uğurlamaya gelmiyor.

Ayla Hoca’nın telefonu çaldı, telefondaki kişiye, “Tamam, yirmi dakikaya ordayım, hemen,” dedi. Hem acelesi var üzerini telaşla giyinirken, Belgin Hanı’ma, “Kardeşim kapıda kalmış, çok geç kaldım,” dedi. Hem de benim gibi, gözü Yücel Hoca’nın kapısında. Paltosunun fermuarını çekmesine rağmen ayakta dikilmeye devam etti. Danışanlar uğurlanmadan çıkılmaz diye bir kuralları mı var acaba? Hiç ilgisi yok sanmıyorum. Komik! İçim bu sefer daha kuvvetli cız etti. Allah’tan ki Berkay anlayacak durumda değil, beyni iflas etmiş, hareketleri yavaşlamış, paltosuydu, beresiydi, kaşkolüydü derken, onu bekliyorum. Oradan hemen gitmek istiyorum.

“Hadisene, çabuk ol!” diyorum Berkay’a.

“Tamam ya, Allah Allah!” diyor masum çocuklar gibi dudak bükerek. Yavaş hareket etmeye devam ediyor. Ben de fısır fısır alakasız konular konuşuyorum Berkay’la, beynim o arada başka şeyler düşünmesin diye beynimi oyalamaya çalışıyorum. Fısır fısır konuşuyorum, çünkü Yücel Hoca’nın kapısı açık, bizi konuşurken bile duymasını istemiyorum. Konuşmak zorundayım, kafamı dağıtmaya ihtiyacım var çünkü aksi takdirde Ayla Hoca’ya dilim sivrilecek, gereksiz yere dikkatleri üzerime çekeceğim. Dönüp Ayla Hoca’ya baktım, hâlâ hazır, hâlâ ayakta, hâlâ bekliyor, hâlâ kardeşini bekletiyor. Bu manasız boşluğu doldurmak istedim.

“Kahveniz de çok güzel olmuştu, ellerinize sağlık. Köpüklüsü de bana denk geldi.”

Sesimde neşe var. Kıskançlığımı hiç belli etmiyorum. Yücel Hoca içeriden sesimi duyuyor mudur? İlgisini çekiyor muyum? Kıskandığımı anlamış mıdır? Bilmiyorum.

Ayla Hoca’nın Yücel Hoca’dan hoşlandığını biliyorum. Manik hâli, Çiftehavuzlar şubesine yeni gelmeye başlamış olması, Yücel Hoca’yı yeni tanımış olması, ondan etkilendiği ihtimalini kuvvetlendiriyor, kahve fallarında çıkan beklenen adam, aşkı bekleyen kadın, paltosunu giymiş Ayla kadını, kardeşini bekleten kadın, Yücel, adamı bekleyen kadın. Bütün bunlar canımı çok sıkıyor. Çok kıskanıyorum. Kıskançlık krizine girmiyorum ama bir kadının onu beğenmesini kıskanıyorum. Benim olmayan birini başka birinden kıskanıyorum.

Aslında bu duruma sevinmeliyim. Bu Yücel Hoca’nın evli olmadığının bir delili olabilir. Yücel Hoca’nın Ayla Hoca’dan hoşlandığına dair de elimde kanıt yok. Ama ya Ayla Hoca, çıkışta beni bekle talimatına binaen, kardeşini bekletmek uğruna, onun isteğini yerine getirmek için bekliyorduysa. Biz gitmeden bir şey de diyemezdi. Aman Allah’ım ne kadar çok boş konuşuyorum. Alan almış satan satmışsa bana da “yarabbi şükür” demek düşer. 

Allah aşkıyla, imanla motive olamadığım için ilişkilere sarıyorum, erkeğimi arıyorum ben. Ona tabi olmak için. Onun aklına güvenmek için, kendimi bir an olsun bırakabilmek için huzurlu ve güvenli göğsüne. Zayıfım çünkü, çok zayıfım. O kadar küçüğüm ki, bilmediğim o kadar çok şey var ki şu hayatta. Huzuru arıyorum ben. Onu bulmadan, ona doymadan da bu hayattan g-i-t-m-i-y-o-r-u-m.

Çıkışta kapının önünden ayrılmak istemedim, ikisini birlikte çıkarken yakalarsam sanki ben kazanacağım. Konuşmalarını duymak istedim, birbirlerine seslenişlerini. Yeni bir aşk mı yaşıyorlar acaba? Ayla Hoca, Belgin Hanım’a çaktırmamak için mi, fala uyum sağladı, birini bekliyormuş gibi yaptı. Yoksa sadece Yücel Hoca, Ayla Hoca’yı eve bırakacak bu yüzden mi bekleşiyorlar? Bu meseleyle daha fazla aklımı ve sizin aklınızı meşgul etmek, zamanımızı boşa harcamak istemiyorum. Bu yaptığım çok yanlış. Mesele şu ki; bunu konuşmaya dayanamıyorum, bu yüzden susmalıyım.

Yalnız şu da var ki, Ben Yücel Hoca’nın bekâr olmasını istiyorum ya, sadece benim evlilik deneyimi yaşamış olmam iyi mi olur kötü mü olur bilemiyorum. Her şey bitti adamı tavladım, benim dul onun bekâr olması kaldı tek sorun. Biliyorum böyle bir şeyi sorun etmeyecektir, ben olsam etmem ama insanın aklına geliyor işte. Aklınız size sormadan konuşuyor öyle gelişigüzel. Herhâlde felsefenin özünü bu oluşturuyor. Benimkine kültür, heyecan ve heves bulaşmış. Feylesoflar salt akılla hareket ediyorlar ne güzel. Sıkıcı olmaya başladım biliyorum, tamam hikâyeme dönüyorum. Sessizlik!

Seanstan sonra Berkay’ın düşünceli ve uzak tavrına çok şaşırdım. Beklemediğim şeyler olsun istiyordum hayatımda. Bu beklemediğim şey karşısında sevinmeliyim sanırım. Günlerce düşünceli. Her soruma mümkün olan en ukala cevabı bulup yapıştırıyor.

“Kaloriferi neden açtın?” diyorum.

“Falanca zaman da sen açmıyor muydun?” diyor.

En basit sorularım bile onun gözünde bir suçlama. Böyle iki üç hafta geçiyor. Annemler beni, Berkay’ı ve Berkay’ın ailesini yemeğe çağırdılar. Hiç gidesim yok ama bütün bahanelerim tükenmiş. “Tamam,” demek zorunda kaldım. “Ama erken gelemem!” Önceki hafta ben Berkay’ın ailesini ziyarete gitmemiştim, Berkay tek başına gitmek zorunda kalmıştı.

Şimdi de Berkay, “Beni tek başıma gönderdiğin için, bu hafta da ben gelmeyeceğim!” dedi. Kısasa kısas yapıyor. Benim işime geliyor. Ama annemlere gittiğimde salona girmeden vestiyerde Berkay’ın paltosunu gördüm. Hemen içeri baktım. Sofrada oturuyor. Evden çıkarken de haber vermiştim, “Ben yola çıkıyorum, annemlere,” diye. Telefonu kapatır kapatmaz çıksa ofisten, ancak benden beş dakika önce gelir. Aynen de beş dakika önce geldiğini öğreniyorum.

“Keşke haber verseydin geleceğini.”

“Son anda belli oldu, ben zaten gelmeyeceğim demedim ki, işim uzamazsa gelmeye çalışacağım dedim.”

Yalan söylüyor, hâlâ gözümün içine baka baka yalan söyleyebiliyor, riyakârları ayırt edebilmek için bir iksir bulsalardı, dünyada salaklık diye bir şey kalmazdı.

“Son anda belli olduysa da telefon diye bir şey icat etmiş insanlar.”

Önce biraz ukala cevaplarından verdi. Benden misliyle karşılık gördü. Arkadan iş çevirmeye dayanamıyorum. Sonra neden sebep alttan almayı tercih etti. Buraya gelmesiyle dikkatimi çekmeye çalıştığına eminim ama beni kışkırtıp kendisi alttan almaya başlamasıyla da ailelere, “Bakın ben ne kadar uyumluyum, dili pabuç kadar olan o!” demek istiyor diye düşündüm. 

Belki de hep aile ortamına girince kendi yumuşaması gibi benim de yumuşayıp barışacağımı, bir şey olmamışçılık oynayacağımı mı sandı? Berkay’ın her zamanki alicengiz oyunları! Çirkin bir şey, iyice midem kalkıyor. Asabım bozuluyor, ama onun istediği de asabımı bozmak.

Başkalarıyla muhabbet edip sakinleşmeye çalıştım. Tam başarılı oldum, bu sefer ailelerin fikrinden öte benim gözüme girmeye çalışmaya başladı Berkay Efendi. Konuştuktan sonra onaylıyor muyum diye yüzüme bakıyor. Espri yapıp birlikte gülebilir miyiz diye gözünü gözüme dikiyor. Yine iyice sinir oldum. Bütün gece bir gerilip bir gevşedim. Akşam, ertesi gün işleri olduğu için, eve gitti neyse ki. Ben annemlerle uyuyup, sabah gelinlik görevimi yapmaya Berkaylara gideceğim, tek başıma.

Sabah ziyaretimi yaptıktan sonra ayrılırken, Berkay’ın annesi beni apartmanın kapısına kadar yolcu etmeye hazırlandı. Bu saçmalıktan yerin dibine geçtiğimi hissettim. Ben otuzundayım o altmış beşinde. Son çare, “Beni geçirirsen ölümü gör, anne!” dedim. Neyse ki bu cümle istediğim etkiyi yarattı. Daha fazla ısrar etmedi.

Sonra Berkay’la, iletişimimiz normale döner gibi oldu, bu sefer ben yan çizdim. Uzak durmak istedim. Hayatın manaları gözümde hareketleniyor. İçlerinde Berkay yok. Azami ilgimi gösterdim, bir erkeğin ihtiyaçlarının yüzde birini karşılamak gibi. Ayrı odada oturuyorum. İçimde ona karşı hiçbir duygu yok. Ondan bir an önce kurtulmak düşüncesi bile aklımı meşgul edemiyor. Berkay’sa tekrar ilgimi çekebilmek için bıyık bıraktı. Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra yapılan umutsuz çabalar. Elde edince bir mal muamelesi yap, elinden kaçarsa değerli olsun. Neyse ki bu beklentisi de çok uzun sürmedi. Kısa zamanda gözündeki umutla birlikte bıyığı da kayboldu resimden.

Berkay üçüncü seansına gittiği gün, nihayet bir hareket olacak diye sevindim. Bu en azından bir sonraki haftanın yaklaştığını ifade ediyor. Tam uyumak için uzandığımda Berkay seanstan geldi, kapıyı anahtarla açmak değil de kilidi komple söküp atmak ister gibi, haşin. Hayatında daha önce bu kadar çok düşünmek zorunda kaldı mı, bilmiyorum. Ama bu durum hoşuna gitmedi, hırslanıyor. Işıkların kapalı olduğunu görünce daha sessiz hareket etmeye özen gösterdi. Yatağa uzandı elinde telefonla, gerildim ve uykum kaçtı, kalkıp yatağa oturdum. Telefonunu elinden bırakıp sırtını döndü. Anlıyorum konuşmak istemiyor. Ertesi gün durup dururken,

“Haftaya da ben gideceğim, ondan sonraki hafta da sen tek gideceksin.”

“Nereden çıktı o?”

“Canım öyle istiyor, ben öyle takdir ettim.”

Gülüyorum olanı biteni bir kenara bırakıp. Berkay’ın aklında artık ben yokum. Yücel Hoca’yla sidik yarışına girmiş, anladım.

“Yücel Hoca öyle istedi, iki seans fazladan yapacakmışız.”

“Allah Allah! İlginç!”

“Ben de dedim, fazladan seans yapacaksak parasını verelim gene öyle gelelim dedim ama kendisi talep ediyormuş, gerek yokmuş.”

Ben şaşırsam mı sevinsem mi bilemiyorum. Bir seansı sadece onunla baş başa geçireceğime seviniyorum. Kontrolü ona bırakmış durumdayım, bundan haz duyuyorum. Her şey onun istediği gibi olsun. Ama bu aralar ben, Berkay’la durumumuzun içinden tek başıma çıkamıyorum. Ve çift seansıyla yardım alma ihtimali için, artık bir hafta daha beklemek zorundayım.

“Biz neden sevişmiyoruz?”

Berkay’ın beklemediğim dürüst ve zekice sorusuna verecek cevabım yok. Sinirim bozuluyor sadece. Sırıtıyorum. Berkay Ciddi.

“Bilmem,” kem, küm, “Denk gelmedi,” diyorum. Sonra başka bir odaya geçip sakinleşiyorum. Geri gelip, “Cevabı buldum!” diyorum. “Biz bir iki aydır sağlıklı iletişim kuramıyoruz, birbirimize trip atıyoruz, küsüz ya ondan sevişmiyoruz. Neden sordun?” diyorum.

“Öyle, merak ettim.”

Berkay bunu merak mı etti, yoksa ona bunu merak ettirecek tohumları aklına başkası mı koydu, bilemiyorum.

Sezan Aksu konserine gittik.

Beni yak, kendini yak, her şeyi yak*Bir kıvılcım yeter ben hazırım bak*İster öp okşa istersen öldür*Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk*Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk*Seni içime çektim bir nefeste*Yüreğim tutuklu göğsüm kafeste*Yanacağız ikimiz de ateşte*Bir kıvılcım yeter hazırım bak*Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk*Allah’ım Allah’ım*Ateşlere yürüyorum*Allah’ım acı ile*Aşk ile büyüyorum*Beni yor hasretinle, sevginle yor*Sevgisizlik ayrılıktan daha zor*Dilediğin kadar acıt canımı*Yokluğun da varlığın da yetmiyor*Yokluğun da varlığın da yetmiyor*Seni içime çektim bir nefeste*Yüreğim tutuklu göğsüm kafeste*Yanacağız ikimiz de ateşte*Bir kıvılcım yeter hazırım bak*Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk*

(Sezen Aksu-Her Şeyi Yak)

Yeni Bölümün sonuna geldik. Umarım keyif almışsınızdır. 

Sevgilerimle.