Kimsenin Olmadığı Kapının Önü

Kimsenin Olmadığı Kapının Önü

9 Haziran 2018 0 Yazar: rumeysa sariarslan

Kimsenin Olmadığı Kapının Önü

İlkbahar havası, ayazını atmadan kapıya gelmişti, güzellik kapıyı açtı. Dışarıda kimse yoktu, zaten hissettiği de buydu. Kapıda kimse yoktu. Kalın kürklü paltolara sarındı, bu ender havayı kaçırmak istemedi. Doyasıya koklamak ve yumuşatılmış soğuğu içine çekmek için kimsenin olmadığı kapının önünden dışarı çıktı. İlk adımla birlikte ilk nefesi çekti iliklerine kadar. Caddenin yalnızlığı, akşamın hüznü, karanlığın portresi duruyordu karşısında. Onu almadan edemedi. Avuçladı olanca elleriyle, bir miktar cebine doldurdu. Ellerine baktı. Ve ellerine bulaşan boyalara. Cebi de delikti oysaki.

Yüksek tabanlarıyla caddenin sağ kaldırımına yakın doğrultusunda bir yön belirledi. Sakince bu yolu sonuna kadar gitmeyi hedefledi. Ama yol bitmedi. Yol, ne oluyor da bitmedi. Yürüdükçe yürüyordu ama yol bitmiyordu. Yürüyor, yürüyor, yürüyordu ama yol bitmedi. Neden sonra, henüz 3 adım attığının farkına vardı.

Bacakları ileri bedeni göklere doğru yol almışken aklı neredeydi? Neredeydi o güzelim akıl! Kavanozlara konan, bazen sofraya yemek olan beyin neredeydi? Eyvah! Geçen gün saklanan kavanozdaki beyin o olabilir mi? Kim saklamış ki onu oraya. Nereye saklamışlar. Yemeklik mi, kahvaltılık mı yapmışlar? Ben ne yapacağım şimdi. İstesem bana da koparır verirler mi ucundan, tuzsuz tarafından.

Hava mı kararmış ne? Acele etmeliydi, acele etmeliydi ama nereye? Neye acele etmeliydi? Bir dakika, bir dakika, hah, tamam işte! Neye acele etmeliydi? Aptallardan farksız, balıklardan boş gözlerle, tüm uzuvlarına besin gönderimi durduruldu. Hepsini hapur küpür, aç beyni yedi. Yiyordu, doymuyordu, yetmiyordu sanki. Besin yetiştirmek zordu. Gene de bulamıyordu cevabı, cevap! Soru neydi? Soruyu bulamıyordu, neydi soru? Beyni hala yiyordu hapur küpür. Ayakları asfalt zemine çivilenmişti.

Sokaktan geçenler vardı, kendisi orada değildi ki. Bakan ona bakmıyor, fark eden onu fark etmiyordu, saydamdı, yoktu, hiçlikti orada. Hiçbir şey görmüyordu. Hayır görüyordu. Tablo muydu bu, sanatçısı kim ki?

Yoktu işte beynini doyuran bir nesne, bir isim, bir kağıt, bir bakış yoktu. Arşive aratmak istedi. En yakın kütüphane neredeydi ki acaba? Cilt cilt baskı, renkler ve eğlencelikler, duygular ve dürtüler, larlar ve lerler.

Ayakları kendini öne ittirdi, oracığa oturmak geldi, geleni geri çevirmedi. Yere çöktü. Bacakları katlanıp, iki yana kuruldu. Asfalt elini öptü, çıkarıp para verecekti, ama onun cebi delik! Üstelik bulaşık.

Gözleri caddeyi bir aşağı bir yukarı ha bire kolaçan ediyordu. Cadde hızla daralıyor, genişliyor, cadde nefes alıyor. Caddenin karnı açsa… Cadde beni midesine atarsa, bitirir tüketir, ilkbaharı kurutur… sa. Cadde canavarsa, düşmana dönüşürse, üç bacaklı, dört gözlüyse cadde, beynimi cadde sakladıysa… Buradayım, cadde bana tuzak kurduysa… Kapandayım. Kısılmışım.

Bacakları zıp zıp zıplayan damarlar yaptı kendine, nereden gelip yapıştı o efektler bacağına. Neyse ya hareket de geldi birlikte. Cadde koştu, cadde hızlandı… Nefes kesildi, ölüm yaklaştı sandı. Yetişemiyordu caddeye. Koşuyor, renkler birbirine karışıyor, sulu boya akıyordu. Net göremiyor, beden uzuvlarını hissetmiyordu. Sadece birinden çıkan soluk sesi. Birinden, biri kim?

Kapı mıydı o başını vurduğu, anahtar nerede, ne yapıyor… Zil çalıyor, burası orası mı? Doğru kapıda anahtar gelmeliydi. Nerede kocaman demir? Niye açmadın bana kapıyı? Gel kaçalım birlikte içeri!

Gel gidelim kimsenin olmadığı kapının altından…

Benzer bir diğer yazım için tıklayınız.

Sevgilerimle.